bursa escort bayan-beylikdüzü escort-bursa escort-istanbul escort-escort istanbul-bodrum escort-denizli escort-marmaris escort-kayseri escort-sakarya escort-samsun escort-mersin escort-bursa escort-kocaeli escort

Salih Seçkin Sevinç – Röportaj

Salih Seçkin Sevinç kimdir? Şu sıralar neler yapıyor, nelerle uğraşıyor? Ne gibi projeler var?

Serbest meslek aslında basitinden ama esas yaptığım şey şu an “harbiyiyorum.com” un ola­bildiğince para getirecek çarkların çalışmasını sağlamak. Onun dışında eğitimler veriyorum. Şu an iki tane kitabım var sosyal medya üzeri­ne. Onlarla beraber başka eğitim süreçleri var, seminerler, konferanslar. Onun dışında bunların sebebiyle gezme var. Okulları ve üniversiteleri geziyorum.

Bunların hepsi bir yandan da “harbiyiyorum. com” u besliyor. Dolayısıyla iki ayrı iş birbirinden farklı gibi görünse de bu çok eklektik dosyada aslında ikisi bir çalışan bir sistem olmuş oluyor benim için. Bütün işim aslında şu an “harbiyi­yorum.com” diyebiliriz. Ama kitap projeleri de bir yandan devam ediyor.

İki tane kitabınız var. Biri “Pazarlama İletişiminde Sosyal Medya” ve “Her Şeyin Başı Blog”. Onlar nasıl gidiyor?

Açıkçası iyi gidiyor. Aslında sektör için bir boşluğu doldurduğumu düşünüyorum. Bizim ka­nallarda Türk yazarlarından çok fazla yazan yok. Dışarıda çok fazla örnek var ama Türkiye’de ya­zan insanların sayısı bir elin parmaklarını geçmi­yor. Türkçe anlamında söylüyorum. Bence iyi bir referans kitabı oldu. Hem “Her Şeyin Başı Blog” hem de “Pazarlama İletişiminde Sosyal Medya” başlangıç için referans kitapları haline dönüştü. Şu an bildiğim kadarıyla üniversitelerde falan da okutuluyor. Mesela Kayseri’ye o şekilde gittim.

Hatta “Pazarlama İletişiminde Sosyal Medya” yı oradaki doktor hocamız okulunda ders kitabı olarak önermiş. Daha sonra gittiğimde orada her­kes okumuştu. Mesela Anadolu’da daha çok ilgi var. Yani İstanbul’daki insanlar sanki böyle zaman yokluğundan daha çok dijital ortamda içerik tüketiyor gibi görünüyor ama Anadolu’da kitap hala okunan ve önemsenen de bir şey. Ben öyle hissettim yani. O yüzden iyi gidiyor. “Her Şeyin Başı Blog” ikinci baskıda gidiyor şu an. “Pazarlama İletişiminde Sosyal Medya” yeni üçüncü baskıyı yaptı. Türkiye’den de örnekler olduğu için insanlar da onu görsün istedim ben. Yani hepimiz yurtdışı örnekleri tüketiyoruz ya. İşte Nike ne yaptı? Microsoft ne yaptı? Apple ne yaptı? Bizden de birtakım örnekleri görsünler istedim. Kitapta örnek olarak mimarlık firmaları, benim birtakım küçük ve orta ölçekli müşteri­lerim vardı. Onları bile yazmıştım, onları İngi­lizceye çevirdik. En azından buradaki insanlar ne yapıyor? Nelerle mücadele ediyor? Onları görsünler diye yaptığım bir şeydi. Yani Türkçe yapılan bir şeyin yurtdışında da İngilizcesi olsun.

Dediğiniz gibi mesela bakıyoruz bütün örne­kler, contact market dediğimiz olay hep yurtdışı firmalarını örnek alarak yazılmış kitaplar. Bir de Türkiye’de çok fazla blogger olmasına rağmen, bu işi gerçekten iyi manada yapan birçok blog­ger olmasına rağmen, işin püf noktalarını anlat­mak isteyen blogger yok gibi sanki. O konuda içerik üreten, anlatan… Belki kendi bloglarında falan var da kitaplarında bu işi gerçekten idealist yaklaşarak yapan çok blogger yok gibi.

Zaten kendi yaklaşımım, “bildiğim bir şeyi başkalarıyla paylaşayım” dır. Onu da yapabile­ceğim ortam bulabildiğim zaman yapıyorum. Ne bileyim bazen makale yazarak yapıyorum onu dijital ortamda. Ama söylemek istediğim şeyler daha fazla ise ve ben bunu derleyebileceğimi düşünüyorsam, işte kitaba dönüşmesi öyle başladı zaten. Çünkü insanların çoğu zaman, eğitimlerde ve danışmanlık yaptığım firmalara gittiğim zaman, çok “basic (basit)” şeyleri bil­mediklerini fark ettim. Ben diyorum ki biliyorlar; hâlbuki sen biliyorsun, sanıyorsun ki karşındaki adam da biliyor. Ama adam mesela bilmiyor. O zaman dedim ki bunu en baştan bir referans şeklinde ele almak lazım. Ben öğretmeyi sevi­yorum, anlatayım, eğiteyim. İnsanlar biraz da eğittikçe gelişir.

Tekabülde böyle bir şey zaten. İnsanlar iyice öğrensinler. Neticede sosyal medya çok yeni bir süreç yani çok hızlı değişen bir süreç. İşte biz de bildiklerimizi, deneyimlerimizi birbirimize akta­ralım. Başkaları istifade etsinler. İstifade eden üstüne başka bir şey daha koysun, o da başka bir şeye çevirsin vs. amacım buydu. İnşallah faydası da oluyordur.

salih-seckin-sevinc2

Sizi o zaman gurme, blogger ve yazar olarak adlandırabilir miyiz?

Evet, yani yemek yazarlığı…

Gurme bloggerlık olarak adlandırılıyor bu aralar değil mi?

“Gurme blogger” ı sen dedin aslında ama güzel oldu, hoşuma gitti, yakıştı. Çünkü gurme kelimesinin altı boşaltılıyor gibi ya da çok şey gibi duruyor, gurmelere biraz bizim camiada öyle diyeyim –yeme camiası- gurmeleri peygamber gibi görüyorlar. Yani ben gurme değilim. Kelime bu yani. Gurme adam çok yiyorsa, iyi yiyorsa, çok fazla deneyimi varsa bununla ilgili işte şu an gurme denilebilir bence. Bununla ilgili bir ölçüt yok. Mesela adam diyor ki ben gurme değilim şikemperverim. İşte iyi yemeci içmeciyim falan diyor. Ama gurme blogger tanım olarak güzel; çünkü millet kelimeyi biliyor. Çok zorlamaya da gerek yok. Gurme blogger güzel, doğru.

Asıl bizim takipçilerimiz için “harbiyiyorum. com” çok önemli. Çünkü bir blog fikriyle başlayıp bugün bir gelir modeline dönüşmüş bir proje.

“harbiyiyorum.com” un hikâyesi ne? Bu blog fikri nereden aklınıza geldi? Hayata geçirene kadarki süreçlerde neler yaşadınız? Biraz an­latabilir misiniz? Arkadaşlara da ilham olsun bu konuda.

Aslında ben İstanbul Sanat Evi’ndeydim o zaman. Orada çalışıyordum. Sonra bir takım blog denemelerim vardı. Blogları ben şey olarak gördüm. Doğru ve kuvvetli… aktarabilecek plat­formlar olarak gördüm. İşte o zaman twitter vs. da vardı ama twitter falan çok anlık çok kısa. Ama bloglarda resim kullanabiliyorsun, video kullana­biliyorsun, bütün o medium’ları, içerik yapılarının hepsini böyle birleştirip kullanılabilecek bir alan. Dedim burası kuvvetli ve güzel bir alan, benim buradan gitmem lazım. O zaman “artimetre. com” u kurduk biz. Yani sanat üzerine haber­ler yapan bir site. Orada amacım şuydu, bizim İstanbul Sanat Evi’ne basın bültenleri geliyordu sürekli, bunları duyurur musunuz falan gibi­sinden talep geldi. İstanbul Sanat Evi’nin öyle bir kanalı yok ama dur dedim bunu bir blog yapalım, haberleri buraya koyalım, istifade etsin­ler. Yani arayan varsa belli bir sergiyi ya da bir şeyi, buradan baksın görsün gitsin. Sonra ben 2009’da sanat amaçlı Gaziantep’e gittim.

Bu arada benim sitedeki bütün yemek yazılarım hep şöyledir. Hiçbir zaman yemek yiyeceğim diye yazdığım yerler değildir yani. Hep böyle bir şey vesile olur. Onun üzerine ben keşfe nail olurum. Hep öyle çıkmıştır. Yani ben şuraya gideyim de burayı yazayım diye birşey yok. Mesela Kapadokya’ya gittim geçenlerde, Kapadokya’ya yemek yazısı yazacağım diye gitmedim ama. Çıkmaz zaten oradan öyle bir yazı. Ama mesela Kayseri’ye eğitime giderim, başka bir vesileyle giderim oradan yazı çıkartırım. O bana yol göstermiştir. Şimdi burada Gazian­tep’e gittiğimde herkes gibi ben de şunu yaptım. Sordular “Abi Antep’e gidiyorsun, elbette bir şey yiyeceksin.” Evet dedik. Ondan sonra ben her­kes gibi girdim internete işte “Antep’te nerede ne yenir” diye yazdım. Böyle baktım çok klasik ve eksik bilgiler var orada. İşte İmam Çağdaş çıkıyor forumlarda falan, herkes İmam Çağdaş’ı yazmış. Ekşi sözlükte bir şeyler var. Sonra baktım dedim ki doğru düzgün içerik yok aslında.

O zaman hakikaten içerik yoktu. Sene 2009. Mehmet Yaşar’ın kitabını aldım. Adam Antep’e gitmemiş mesela. Yani Doğu’yu hiç gezmemiş, hep Ege, Balıkesir’de falan takılmış. Antep falan hiç yok o zaman kitapta. Şimdi var mı bilmiyorum. Hiç kaynak yok. Dedim nerden bulacağız falan.

Antep gibi bir yerdeyiz, ki şu an Antep Unes­co’nun koruma altına alınan kültür mirası seçildi. Herkesin önerdiği gibi girdim İmam Çağdaş’a, orada garsona sordum yani ne yiyeceğiz burada falan diye. “Burada lahmacunla baklava ye abi” dedi. Halil Usta’da git küşleme ye dedi, kat­meri şurada ye dedi, burma kadayıfı burada ye dedi, ciğer kavurmayı Köşk’te ye dedi, şöbiyeti Koçak’ta ye dedi, bilmem neyi şurada ye dedi. Baktım böyle bir külliyat oluşuyor gözümde. Ha­kikaten hepsine de gittim. İşte fotoğraflar çektim o sırada, notlarımı aldım falan. Sonra döndüm direkt blogspot’a girdim. Hemen orada açtım. “harbiyiyorum.com” da kafamda vardı aslında yani biz harbiden harbi yiyoruz. Mesela atölye­de kahve yapardık, biz ona “bizim harbi kahve” falan derdik, kahve böyle yapılır falan gibi. Ya da mesela çay içerdik atölyede, o çayın da özel harmanı vardır, biz ona üç beş karışım yaparız böyle, “işte harbi çay böyle olur” falan derdik. İşte “harbi”yi o şekilde aldım yani ve “harbiyi­yorum.com” olarak başladım. Hiç de serverdı bilmem neydi bakmadım, açayım da bir dedim, önce bir kendim not edeyim. Sonra zaman içe­risinde içerik arttıkça, tepkiler gelmeye başla­dıkça, yorumlar geliyor, izleyici sayısı artıyor, görüyorsun trafiği. Diyorsun “ben bunu kendime yazıyordum ilk başta. Nasıl bu kadar insan girer oldu siteye falan.” İşte beş, on, yirmi bir de bir iki gazete haber yaptı falan. Önce en iyi yemek blo­gları arasında seçti. Sonra işte Savaş Özbey 1 sene sonra haber yaptı. (2009-2010 gibi) Ağus­tos’un 2010’u gibi “harbiyiyorum.com” bayağı meşhurdu yani. Bir anda patladı, Savaş Özbey tam sayfa Hürriyet’te Cumartesi günü röportaj yaptı benimle; Adam harbi yiyor diye. İçerik sayısı 30 civarıydı o zaman bende. Yani hiçbir şey yok, öyle söyleyeyim. Çünkü adi bir iki içerik falan yazıyorum, ama ona rağmen demek öyle bir ihtiyaçmış ki, Antep’ten başlamak belki benim için büyük avantajdı bilmiyorum, hala Antep en çok trafik alan içeriklerden bir tanesi benim. Onu yapmak belki bir avantajdı. Sonra İstanbul’a döndüm, Beyoğlu’ndaki yerleri yazmaya başla­dım. Yani Antep’i bitirdim, İstanbul’u yazmaya başladım. Önce bir külliyat oluşmaya başladı site içerisinde. Sonra zaten almıştık domaini, ben domaine yönlendiriyordum, sonra hosting de eklenerek proje ilerledi.

Bir proje için domain seçerken özellikle dikkat ettiğiniz veya blog açacak kişilere domain alırken şuna dikkat etmeliler de­diğiniz ne var? Siz domain seçerken nasıl karar verdiniz?

Dediğim gibi benim domain sürecim, aklımda bir fikir vardı. İşte “harbi, harbi” kelimesi konuşu­yorduk, “harbi” yi de kullanıyorduk böyle. Sonra ben şey diyordum hatta, hep böyle özel, gurme tipler var. Gurmelik böyle farklı bir klasmanmış gibi başladı zaten. Yani 2009 öncesinde, Vedat Minör vardı İtalya’daydı o sırada daha Türkiye’ye girmemişti. Dedim ki gurmelik böyleyse bende halk gurmesiyim. Yiyoruz, içiyoruz. Biz de anlı­yoruz işkembeden, kokoreçten.. Harbiyiyorum böyle başladı.

Sadece harbiyiyorum.com için değil genel olarak söylüyorum, okudukça aklınıza farklı fikirler geliyor. Bir kitap ya da dergi okurken okuduğum konuyu bilsem de, aklımda mutlaka farklı şeyler çağrıştırır. Bildiğiniz bir şey yazıyordur yazıda ama aklınızda bir fikir belirir ve o fikir sizin için bir domain’dir bazen.

Blogger’ın size göre bir tanımı var mı? Blogger kimdir? Ne iş yapar?

Blogger, uzun soluklu içerik üretmeye odaklan­mış ve bunu sadece sosyal medya mecraları dışında, bir domain altında sürdüren kişiye denir. Blogger kavramı aslında çok yanlış biliniyor. Ins­tagram hesabı olanlara ya da Twitter’da fenomen olanlara da blogger deniyor. Halbuki blogger o değil. Blogger, uzun vadede arama motorları için kuvvetli ve doğru içerikler oluşturan kişilere veri­len isimdir. Blog çok önemli bir derleme alanıdır ve gelecek kuşaklara uzayacak arşivi de bloglar sağlar.

Digital dünya kaldığı sürece, en kuvvetli cevhere sahip içeriklerin hepsi bloglarda olmuş olacak. Tarihçiler bile araştırma yaparken bloglar­dan faydalanacak. Şu tarihli Instagram paylaşımı demeyecekler ama şu tarihli blog yazısı diyebile­cekler.

Blogger’lar için en önemli problem şu anda süreklilik. Bu sürekliliği sağlayarak düzenli içerik üretme noktasında ne yapmalılar?

Şimdi bir genel akış var. Snapchat ya da Instagram’da kısa içerikler paylaşıyoruz. Bunlar kolay tüketlebilir ancak kalıcılığı yok. Blogger dediğiniz kişinin sürdürülebilir bir içerik üretme­si lazım. Bunun için de kosantre olması lazım. Benim bir yazıyı yazmam 2-2,5 saatimi alıyor. Yazıyı yaz, resimi seç, optimizasyonunu yap… Blogger olacak kişinin, “ben uzun vadeli içerik üreteceğim ve uzun vadeli devam edeceğim.” demesi lazım.

salih-seckin-sevinc3

Türkiye’deki bloglar, Avrupa’daki ya da Ame­rika’daki gibi gündemi değiştirecek kadar güçlü mü?

Gündemi değiştirecek kadar güçlü bloglar yok. Zaten sosyal medya bunun altını boşaltıyor. Fakat blogların çok etkili olduğunu söyleyebili­rim. Şöyle söyliyim; ”Bir kahvaltıcı ararsın ama bunu Instagram’da bulamazsın. Biri size Ins­tagram’da bir yer önerdiği zaman, onun ekran görüntüsünü alman lazım. Bir yere link vermez, sizi bir yere yönlendirmez.

Ancak hashtag’lerden yola çıkman lazım ama orda da büyük bir bilgi çukuru var. Ancak günün sonunda herkes Google’a ya da farklı bir arama motoruna girer, “Anadolu yakasında kahvaltı yazar.” yazdığı zaman da harbiyiyorum’u görür orada, en üstte.. işte benim gücüm odur. Bloglar biraz göz ardı ediliyor ama uzun vadede kalıcı olacaklar.

Bir blog projesine başlayanların, ileri vadede bir gelir elde etme amacı bulunmakta. Sizce bir blog projesi, gelir modeline dönüştürülür­ken neler yapılmalı? Tavsiyeleriniz nelerdir?

Orada şöyle bir handikap gördüm, sadece gelir elde edeceğim diye blogger’lığa başlayan kişiler, genelde çabuk demotive oluyorlar. Paranın kendisi bir motivasyon şekli olduğunda içerik üretmekte sıkıntı yaşıyorlar. O zamanda; “bloga vakit ayıracağıma, Snapchat’e yada Instagram’a takılayım.” diyor. İşte bu blogger’ı bozuyor. Blo­glama kafasından çıkıyorsun o zaman. Ben her zaman söylüyorum; “blog yazacak kişinin önce bir derdi olmalı ve bu ticari olmamalı.” Ticari olma­dığı zaman, söyleyecek sözün çoksa bloglamaya başlamalısın. Ben de harbiyiyorum’a hobi olarak başladım. Sonra ne oldu? 4-5 sene sonra za­manımın %30, %40, %50… “bir dakika bu benim zamanımın %50’sini alıyor.” Dediğim anda, bir karar verme aşamasına girdim. Ya bununla bir yayıncı gibi ortaya çıkaracağım ya da gerçekten hobi olarak devam edecektim.

Kendi kendime “yürü ya kulum” dedim ve za­manım tamamını bu işe adadım. Profesyonel ola­rak harbiyiyorum.com ile 1 senedir uğraşıyorum. Kısacası, içerik pazarlamasının amacı, insanlara fayda sağlayacak içeriği üretmektir.

Bloglar bile Türkiye’de tam manası ile an­laşılamamışken, VLog’lar ne oluyor?

Vlog’lardan birkaç deneme çıktı Türki­ye’de. Şu an daha çok Amerika’daki taklitlerine dönüşüyor. Genelde Vlog ile uğraşanlar para kazanmaktan ziyade bir şeyleri bedava getirme amacı ile yapıyorlar.

Vlog’ların çok fazla gelir elde ettiklerini düşünmüyorum. Youtube’da çok yüksek gös­terimler almalılar ki bir gelir elde edebilsinler ancak Türkiye’de böyle bir izlenme oranı yok. Eğer diliniz İngilizce ise başarılı olabilirsiniz ama Türkçe ise çok zor.

Bir bloğun başarılı olmasındaki etkenler siz­ce nelerdir?

Bir blogun başarılı olmasında ben, sitenin tasarımına bakmıyorum. Eğer içerik üretimine devam ediyorsa, bence o blog başarılıdır. Bence başarılı bloglardan biri Webrazzi, BBC’nin sitesi de bir blog ve bence başarılı.

Bizim sektörde Oburcan var mesela başarılı bir şekilde bloğunu devam ettiren. Löplöpcüler var yine başarılı bloglardan. 2011 yılında, yeme-içme konusunda en iyi blog yazan bloggların listesini çıkardım, 11 tane çıktı. Şimdi 14-15 tane var. Fakat şöyle bir durum var ilk listeden 7’si şuan da yok. 3 kişi kalmış, üzerine yenileri gelmiş ama o yeni gelenlerden de gidenler olacaktır. Bu neden­le bir blogun başarılı olması için süreklilik önemli.

Son olarak bloggerlara, sabırlı olmaları gerektiğini öneriyorum.

Abone olarak yeni içeriklerin size e-posta ile günlük olarak gönderilmesini sağlayabilirsiniz.

Yorum Yapılmamış : “Salih Seçkin Sevinç – Röportaj”

Bu Konuda Bir Yorum Yaz

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.


*